Emin olabilirsin…

Bu yazı, bugüne kadar yazdıklarım arasından en kişisel olanıdır.

Duygularımı…

Aşk hikayelerimi…

Düşüncelerimi…

Yenilgilerimi…

Hatta ağladığım zamanları seninle paylaşacağım!

Dürüst olmak gerekirse, bu yazıyı yazmaya karar verirken inanılmaz tereddüt ettim. İnsanın en derin duygularını açması kolay değil.

En büyük hayal kırıklıklarını anlatması hele hiç kolay değil!

İnsanlar bir çok olumsuz hatıralarını bastırmaya ve hatırlamamaya çalışırken, ben yaşadıklarımı gün yüzüne çıkartacağım.

Hikayelerin içinde olan kişilerin ismini değiştireceğim değiştirmesine de, kendilerini kesinlikle tanıyacaklar. Belki hikayelerin yaşandığı zamanda benim duygu ve düşüncelerimi bilmiyorlardı.

Ama bu cümleleri keşfederlerse, benim yorumumu çok net öğrenecekler. Belki haklarında kötü düşünüyordum… Ya da gizli bir hayranlığım vardı… Bilemiyorum.

Sanırım beni en çok çekindiren durum da bu: Onlar hakkında ne düşündüğümü bugüne kadar bilmiyorlarken, bu satırlardan sonra öğrenecekler.

Çekindiriyor… İtiraf ediyorum.

Nereden başlasam diye düşünürken, 8 dakika boyunca hayal kurduğumu fark ettim.

Eskileri düşündüm… Sonra kafam oradan başka bir yere gitti!

Masaya baktım…

Ekrana baktım…

Dışarı baktım…

Eminim beni gözlemleyen bir insan olsaydı yanımda, garipseyebilirdi.

Hayır hayır, -ebilir ekini kaldırayım.

Kesinlikle garipserdi!

Düşünmek derken… Biliyor musun? Kendimi bildim bileli hayalperest bir adamım.

Çocukluğumda da öyleydim 🙂

Özellikle kariyerim konusunda hayallerim inanılmaz büyük ve çok değişkendi. Birazdan ilk kariyer hayalim olan anıyı anlatacağım.

Ama ondan önce sosyal hayata nasıl atıldığımı anlatayım.

Sosyal Hayatın Başlangıcı: Müzik

9 yaşındayken okulun kurslarından birine gittim.

Piyano eğitimi…

Neden böyle bir şey yaptığımı gerçekten hatırlamıyorum. Sanırım sadece bir anlık merak ve okulun yaptığı teklif sonucu bu kursa katılmıştım.

Yanlış anlama kötü bir şey olduğunu söylemiyorum.

Hatta tam tersi! Harika bir karardı :))

Piyano eğitiminden sonra ise Viyola eğitimiyle devam ettim. Hatta çaktırma… Altıncı sınıfta sahneye bile çıkmıştım.

İşin komik tarafı, bunu Türkiye’deki arkadaşlarıma anlattığımda gülerler. Bana değil, kendilerine gülerler…

“Bize burada Flüt öğretirlerken, adama orada Piyano ve Viyola öğretiyorlar.” derler.

Ah söylemeyi unuttum.

Ben aslında Almanya doğumluyum. Çocukluğum ve gençliğimin yarısı Almanya’da geçti.

Bu yüzden arkadaşlar “Orada” kelimesini kullanmışlardı.

Çocukluğum hakkında neler anlatsam bilmiyorum. Pek hatırlamam doğrusunu söylemek gerekirse…

Ancak şunu söyleyebilirim: Almanya’da yaşayan akrabalarımın arasında (dayılarım, teyzelerim…) çocuğu olan ilk anne-baba benimkilerdi.

İlk çocuk bendim anlayacağın.

Bu yüzden çok seviliyordum.

Bunu es geçemem. Kendi kişisel gelişimime en büyük katkısı olan sebep belki de buydu.

Aklıma tam şu anda gelen bir hikayeden sana bahsedeyim:

Bundan belki 2-3 sene önce gerçekleşen bir sohbet… İstanbul’un güneşli havasını bilenler bilir.

Boğaz manzarası…

Hafif bir esinti…

Hava çay içmeyi kaldırmayacak kadar sıcak değil. O tatlı esinti, çayın keyfine gerçekten daha da keyif katıyordu.

Buğra ile oturuyorduk ve her zamanki gibi gelecekten bahsediyorduk. Sonra konu nasıl olduysa, psikolojiye geçti (büyük tesadüf)…

Ben sinirlendirilmesi inanılmaz zor biriyimdir. Buğra, bunca senelik arkadaşlığımızda sinirlendiğimi en fazla bir kere görmüştür.

Bunun sebebi ne olabilir diye düşünürken, annem ve babamdan duyduğum bir hikaye aklıma geldi.

Doğum esnasında olan ilginç bir olay… Kısa keseceğim:

Doğar doğmaz doktorun üzerine işemişim.

Haha…

Bunu Buğra’ya anlattığımda güldü. Şöyle cevap verdi:

“Oğlum millet doğarken ağlıyor, sızlıyor. Sen rahatlayarak Dünya’ya gelmişsin. Sinirlenmen mümkün değil!”

Bu yorumu gerçekten unutmuyorum :))

Enteresan ama gerçek bir olay.

Rahatlayarak dünyaya gelmişim.

Ayrıntıları duymaya gerek yok, öyle değil mi?

Biliyorum, konuyu bir yerden başka bir yere getirmekte üstüme yoktur. Ama zaten bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde, kafama ne esiyorsa onu yazacağım demiştim.

Konu bütünlüğünden çıkmayaya dikkat ediyorum etmesine de…

Yazarken tamamen anda oluyorum.

Bu yüzden ne yazdığımın da pek farkında değilim.

Sen yazdıklarımı hala okuyorsun ya, bu benim için yeterli bir işaret 😉

Neyse…

Hani demiştim ya, çok hayalperest bir çocuktum. İlk ciddi hayalimden sana bahsedeyim…

Müzikten Spora Geçişim: Serseri Kaykaycı Alkan

Beşinci sınıfta ilgim müzikten yavaş yavaş spora kaymaya başlamıştı.

Kendime bir kaykay edinmiştim.

İsmini hatırlamıyorum ama sınıfta bir kaykaycı çocuğun tarzından etkilenmiştim.

“Ben de aynı hareketleri yaparım!” diyerek bir anlık gaza gelmiştim.

Her gün okuldan sonra antreman yapıyordum. İnternetteki videolardan yeni hareketler öğreniyor ve anında çalışıyorum.

Sanırım o sıralar 10-11 yaşlarındayım…

Büyük üstadların videolarını izliyordum. Her gün daha da iyi olduğumu görüyordum.

Yeni hareketler…

Yeni bilgiler…

Yeni profesyonel arkadaşlar…

Tony Hawks diye bir adam vardı. Dünyanın en iyi kaykaycısı olarak bilinirdi.

Onun izlediği kariyeri izlemeye karar verdim.

Dünya’nın sayılı kaykaycılarından olacaktım!

Bundan adım gibi emindim.

Sonra bir gün hevesle babama anlattım: “Baba, bak. Tony Hawks gibi olacağım. Dünya’nın en iyi kaykaycısı olacağım.” dedim.

Babamın cevabı:

“Oğlum bu işten para kazanamazsın. Sokakta sürünürsün.” dedi (ya da buna benzer bir cümleydi. Aklımda böyle kalmış).

Hem haklı hem de haksızdı aslında.

Neyse…

Aslında çevremden gelen bu tip negatif tepkiler, beni daha da hırslandırır. Ama yazarken kötü bir tarafımı fark ettim.

Hırslanıyorum evet…

Kendimi göstermek için daha da çalışıyorum…

Ama karşılaştığım ilk engelde (ya da başarısızlıkta), bana söylenen cümleyi hatırlarım ve “Acaba doğru mu söylüyor?” düşüncesi aklıma gelir.

Bir konuda başarılı olmak için sayısızca başarısızlık gerektiğini şu anda biliyorum.

Keşke o zamanlar bilseydim.

Ama bilseydim belki de seninle bu cümleleri paylaşmayacaktım :))

Hiç izlemediğin kaykaycı turnuvalarında beni görebilirdin belki de… Eminim bunu istemezdin, öyle değil mi?

Evet…

Dediğim gibi, müzik hayatından yavaş yavaş spor hayatına geçiş yapmıştım.

Kaykaya karşı ilgim zamanla kayboldu.

Sonra inan nasıl oldu bilmiyorum…

Basketbola tutkum oluştu.

Öyle derecelere geldim ki, Amerikan Basketbol liginde Türkiye’yi temsil etme hayallerim vardı.

Ama işin gerçeği şu…

Klasik basketboldaki takım oyunundan nefret ederdim.

Basketbolun Streetball adında bir sokak versiyonu var. Tamamen şov üzerine kurulu bir basketbol oyunu.

Bak sana bir videosunu izleteyim:

Bazı kurallar görmezden gelinebiliyor (şov çok iyi olduğu müddetçe).

İşte Streetball denilen olaya bayılıyordum.

Ne yalan söyleyeyim: Özgür ruhlu bir adamım. Sıra dışı işlere bayılırım.

Eh… Her geçen gün kendimi bu alanda daha geliştirmeye başladım.

Sonra bir gün dayım vesilesiyle Almanya’da bir takıma katıldım. Takımın %90’ı siyahi arkadaşlardan oluşuyordu…

İşin ilginç tarafı da buydu.

Boyum diğerlerine oranla kısa olmasında rağmen, en yüksek sıçrayan ve atletik oyunculardan biriydim (antrenörüme bile alıştırma maçında blok basmışlığım var).

Yüksek sıçrayabilme yönümle birlikte çok iltifat (ve soru) alırdım.

İnsanlar nasıl yaptığımı merak ederlerdi.

Eh edilmeyecek gibi de değildi ki zaten.

Havada 360 derece dönerek smaçlar…

Lebron James (şu anda dünyanın en basketbolcusu) tarzında smaçlar…

Abartmıyorum.

Neyse kendimi fazla övdüm 🙂

Böyle işte…

Uzun yıllar basketbol oynadım.

Bak, abartmıyorum…

Alkan’ın Dönüm Noktası: Yakında

Lise döneminde ise bir dönüm noktam oldu…

Bugün bu yazıyı yazmama sebep olan dönüm noktasından bahsediyorum.

Belki de o deneyimi ve farkındalığı yaşamamış olsaydım, bugün seninle bu kelimeleri paylaşmayacaktım.

Ama ne yapacağım biliyor musun?

Merakını arttıracağım.

Ve bu yazıyı burada sonlandıracağım…

Bu kadar yaşanmışlığı tek bir yazıda yazmam mümkün değil. Bu yüzden yazıyı bir kaç bölümlük seri haline getirmeye karar verdim.

(Evet tam şu anda bu kararı aldım)

Yazıya cevap olarak sana sormak istediğim bir soru var.

Benim çocukluğumda ne yaptığımı öğrendin. Eminim senin de çocukluğunda bazı hayallerin vardı.

İşte o hayalleri merak ediyorum.

Neydi senin çocukluk hayallerin?

Yorum kısmında bana cevap verir misin?

Aşk Akademi


Alkan Öztürk
Alkan Öztürk

En Sevdiğin Psikoloğun & Aşk Akademi'nin Kurucusu. Hayatının her alanında mutlu olmak istiyor musun? ;) O halde beni Instagram üzerinden takip et: @alkanztrk

    7 replies to "Yazıların Arkasındaki Adam: Başlangıçtan Bugüne (1.Bölüm)"

    • Evrim

      Ben hep bir diva olmak istedim. Şarkı söyleyen biri.. Sahnede olmak

      • Alkan Öztürk

        Bir gün mutlaka karaokede görmek isteriz 🙂

    • Alkım

      Ben öğretmen,hakim,savcı,psikolog ve doktor olmak istiyordum. 🙂

      • Alkan Öztürk

        Ne oldu da olmadı peki? 🙂 Ya da şimdi hangi durumdasın?

    • Defne

      İlkokulda yazar olmak istedim, sonra öğretmen,bi ara psikolog olmak istedim, öğretmen oldum bununla birlikte,hiç aklımın ucundan geçmeyen bir mesleğe girdim ve öğretmenlik yapmak nasip olmadı

      • Alkan Öztürk

        Şimdi bir şeyler yapmak için engel olan şey nedir?

        • Defne

          Iyi bir gelirim var, bunu kaybetmek istemiyorm sanirim,sevdigim işte bu kadar kazanamam

Leave a Reply

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.